Râbia-i Adviyye kimdir?
Tâbiîn döneminin en büyük kadın velîlerinden biri olarak kabul edilen Râbia-i Adviyye, İslâm tarihinin en önemli tasavvuf şahsiyetlerinden biridir. Sadece zühd ve ibadet hayatıyla değil, Allah’a olan sınırsız teslimiyeti, derin duası, edebi, sabrı ve tevekkülü ile tanınmıştır. Onun adı, asırlar boyu Allah aşkının en saf hâlini temsil eden isimlerden biri olarak anılmıştır. Bugün hakkında en çok aranan sorular; “Râbia-i Adviyye kimdir, nerede doğmuştur, nasıl yaşamıştır, neden köle olmuştur, kerametleri nelerdir, duası nasıldır, neden evlenmemiştir, nasıl vefat etmiştir?” gibi sorulardır. Doğumu, ailesi ve çocukluğu
Râbia-i Adviyye, hicrî 95 yılında (m. 713) Basra’da doğmuştur. Dördüncü kız çocuğu olarak dünyaya geldiği için adına “Râbia” verilmiştir. Babası İsmail Efendi son derece fakir, fakat takvâ sahibi bir insandı. Rivayetlere göre Râbia’nın doğduğu gece evde kandil yağı bile yoktu ve annesi bu yokluk nedeniyle gözyaşı dökmüştü. Babası, kimseye el açmama prensibiyle yaşamaktaydı. Ancak hanımının ısrarı üzerine komşuya kandil yağı istemek için gitmiş, fakat kapı açılmamış gibi görünüp geri dönmüştü. O gece rüyasında Peygamber efendimizi görmüş ve Hz. Peygamber, ona Râbia’nın ileride yetmiş bin kişiye şefaat edecek derecede büyük bir veli olacağını müjdelemiştir. Bu rüya, Râbia’nın daha doğduğu geceden beri bir hikmete işaret eden özel bir kul olduğunu göstermekteydi. Kıtlık, yokluk ve köle olarak satılışı
Râbia’nın çocukluk yıllarında Basra büyük bir kıtlığa maruz kalmış, birçok aile gibi onların ailesi de zorluk yaşamıştır. Anne ve babasını genç yaşta kaybeden Râbia, kimsesiz kaldığı bir dönemde zâlim bir adam tarafından yakalanıp köle olarak satılmıştır. Altı gümüş karşılığında ihtiyar bir adama satılan Râbia, burada ağır işlerde çalıştırılmıştır. Ancak o, bütün zorluklara rağmen sabırdan vazgeçmemiş, her sıkıntının Allah’ın takdiri olduğunu kabul ederek iç huzurunu kaybetmemiştir. Bu dönemde karşılaştığı yabancılardan kaçarken düşüp kolunu kırması üzerine yaptığı dua, onun iç dünyasını anlamak açısından önemlidir. Allah’a: “Yâ Rabbi, ben bu acılara üzülmüyorum. Sadece sen benden razı mısın, bunu merak ediyorum.” diye yakarmıştır. Bu sırada bir nida işitmiş ve “Ahirette meleklerin bile imreneceği bir makam sana verilecek” denmiştir. Hafiflediği gece ve kölelikten kurtuluşu
Bir gece efendisi uykusundan uyanmış, Râbia’nın odasından gelen sesleri duymuştu. Pencereden baktığında onun secde hâlinde olduğuna ve başının üzerinde asılı olmadan havada duran bir nur kandilinin odayı aydınlattığına şahit oldu. Bu manzara karşısında titreyen efendisi: “Böyle bir kadın köle olamaz” diyerek sabah olduğunda Râbia’yı azat etti. “Dilersen burada kal, sana ben hizmet edeyim” dese de Râbia kabul etmedi ve yalnız yaşayacağı mütevazı bir eve çekildi. İbadet dolu hayatı
Râbia-i Adviyye ömrünün tamamını ibadete, duaya, zühde ve Allah’a teslimiyete adamıştır. Hergün oruç tutar, geceleri uzun süre namaz kılar ve neredeyse tüm vaktini Allah’ı zikrederek geçirirdi. Bir gece bin rekât namaz kıldığı rivayet edilir. Kefenini sürekli yanında taşır, namaz kılacağı zaman altına sererdi. Hasan-ı Basrî ve Süfyân-ı Sevrî gibi büyük velîler, zaman zaman Râbia’dan feyz almışlardır. Neden evlenmedi?
Râbia-i Adviyye, evlenmesi için yapılan ısrarlara şu dikkat çekici cevabı vermiştir: “Beni üç büyük endişemden kurtaracağınızı garanti edin, o zaman evlenirim.” Bu üç endişe: Son nefeste imanımı koruyup koruyamayacağım, Amel defterimin sağdan mı soldan mı verileceği, Kıyamette hangi topluluk arasında bulunacağım. Karşısındakiler buna cevap veremeyince: “Ben önümde bu kadar büyük hesaplar varken nasıl evliliği düşünebilirim?” demiştir. Hırsızın tövbesine vesile olan hadise
Bir gece namaz kılarken uyuya kalan Râbia’nın evine bir hırsız girmiştir. Değerli hiçbir şey bulamayan hırsız, onun örtüsünü almak istemiş fakat her aldığında kapıyı bulamamış, örtüyü yerine koyduğunda kapı açılmıştır. Bu durum yedi kez tekrar etmiştir. Sonunda semadan bir ses işitmiştir: “O yıllardır kendisini bize emanet etti, şeytan bile ona yaklaşamazken bir hırsız onun örtüsüne nasıl yaklaşsın?” Bu olayın ardından hırsız tövbe etmiştir. Duası, Allah aşkı ve tasavvuf anlayışı
O, ibadetlerini korku veya beklentiyle değil, sadece Allah’ın rızası için yaptığını ifade eden en açık örneklerden biridir. En meşhur duası: “Yâ Rabbi, eğer sana ibadetim Cehennem korkusu ile ise beni Cehenneme at; eğer Cennet ümidi ile ibadet ediyorsam, Cennetini bana haram eyle. Eğer sana sırf sen olduğun için ibadet ediyorsam, o zaman bana Cemâlini göster.” Bu dua, tasavvuf tarihinin dönüm noktalarından biri kabul edilir. Ölümü ve vefatı
Râbia-i Adviyye yaklaşık seksen yaşına geldiğinde yürümekte zorlanıyor olsa da kimsenin yardımını kabul etmiyordu. Vefatı yaklaşınca yakın dostu Abede binti Şevvâl’i çağırmış, kefenini gösterip vasiyetini bildirmiştir. Ölümünden hemen önce odasının boşaltılmasını isteyerek, “Beni yalnız bırakın ki meleklerle baş başa kalayım” demiştir. Bir süre sonra içerden Fecr Sûresi’nin şu ayetlerinin okunduğu duyulmuştur: “Ey huzura ermiş nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön.” Odada sessizlik çöktüğünde içeri giren yakınları onun vefat ettiğini görmüşlerdir. Defni ve vefat sonrası görülen rüyalar
Tür Dağı eteğine defnedilmiş, ölümünden sonra pek çok kişi onu rüyasında görmüş; onun Allah’ın nimetleri içinde olduğunu, meleklerle müjdeye kavuştuğunu anlatmıştır. Râbia-i Adviyye, sadece tasavvuf dünyasında değil, insanlık tarihinde de yeri ayrı bir şahsiyettir. İbadeti, sabrı, teslimiyeti, duası, Allah aşkı ve dünyadan tamamen uzak yaşamıyla kadın velîlerin en büyüklerinden biri olarak kabul edilir. Onun hayatı; zorluklar, ibadet, tevekkül ve sonsuz bir teslimiyetle örülmüş, asırlar boyunca insanlara ilham olmuştur.